RSS

I Saw The Devil – (Şeytanı Gördüm)

4 Comments | This entry was posted on Haz 07 2011
Yönetmen : Ji-woon Kim
Senaryo :
Park Hoon-jeong-I
Yapim :
2010, Güney Kore, 144 dk.
Oyuncular :
Byung-hun Lee , Min-sik Choi

i saw the devil(şeytanı gördüm).yönetmen sanırım Film bitikten sonra izleyiciye isminde olduğu gibi "şeytanı gördüm" dedirtmek istiyor.Peki bunu başarmış mı? Bence kısmen başarmış. Şeytanı tüm kötülüklerin kaynağı olarak biliyorsak eğer zaten onu sadece bu filmde değil her yerde görmemiz mümkün.Fakat burada sadece şeytanı görmek değil, nasıl bir şey olduğunu, olabileceğini de anlamamız sağlanıyor.

Malum şeytanı fiziksel olarak görmemiz mümkün değil, zaten filmde bunu amaçlamıyor. Şeytanın görevi insanı kendine benzetmek, olabilecek her türlü kötülüğü ona işletmek. İnsanlar kötülük işlediğinde zaten şeytan ortaya çıkmış oluyor. Şeytanı cismen göremez sekte yaptırdıklarıyla görebiliriz. Aynen filmde gördüğümüz gibi.

Bazen hayatımızda gördüğümüz kötü işlerin o kadar dehşetlisine rastlarız ki (hepsi şeytandan olsa da) ani refleksle "bu kesin şeytanın işi" deriz ya. Burada olup bitenlerde aynen öyle. Rahatlıkla bunu onlara şeytan yaptırıyor diyebiliyoruz.

Şeytanın oyuncağı ise filmde insan öldürmekten zevk alan katil ve onun kurbanlarından birinin nişanlısı öfkeli adam. Katilin şeytanın oyuncağı olduğu anlaşılabilir bir durumda mağdur öfkeli adam nereden çıktı peki? O nasıl şeytanın oyuncağı olabiliyor?

Onuda şeytanlaştıran ise görüleceği üzere intikam arzusu. Karşısındaki katilin bile akıl edemeyeceği bir psikopata dönüştürüyor. Öfkeli adam birde gizli ajan oldumu katilin işi daha da zor. Katil bu sefer hiç beklemediği bir duvara tosluyor. Onu en kısa zamanda yakalıyor ve tam öldürecekken bırakıyor. gps + mikrofon karışımı cihazı ona hiç fark ettirmeden yutturuyor. Artık nerede ne yapıyor hepsini biliyor. Bu aslında kendisine daha fazla zarar verecekken öfkesini dindirmek için böyle "şeytansı" bir plan düşünüyor.

Kuranda "Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız."(bakara 179) buyurulur. Film belki de bu ayetin tefsiri gibi desek yanlış söylemiş olmayız. Öfkeli adamın öfkesinin dinmesi ancak kısasla mümkün olacak. Fakat ilerisi yok. kısasa kısas. Yanlızca katilin öldürülmesine müsaade var.İlerisi insanı şeytanlaştırıyor.Ayetin geçtiği yerde buna müsaade edilmesine rağmen tavsiye edilen ise bağışlamak. Bunun mağdur için daha hayırlı olacağı söyleniyor. İzlediğimiz bu hikayede bağışlamak hiçte mümkün görünmüyor.

Filim bitince "Kısasta sizin için hayat vardır" ayeti ne kadarda manidar olduğu anlaşılacaktır umarım. Sadece kısasla yetinilseydi filmdeki bu son olmayacaktı. Neticede Allahın sınırlarını aşan şeytana teslim oluyor.

Filmde katille intikam alan mağdur arasında geçen "kim kazandı, kim kaybetti" polemiği de kazanan yok kaybeden var mesajı ile bitiyor; ikinizde kaybettiniz hemde şeytanla beraber!

Moon

2 Comments | This entry was posted on Haz 05 2011
Yönetmen : Duncan Jones
Senaryo : Duncan Jones, Nathan Parker
Senaryo (Kitap) : Duncan Jones, Nathan Parker
Görüntü Yönetmeni : Gary Shaw
Yapim : 2009, İngiltere, 97 dk.
Oyuncular : Kevin Spacey, Sam Rockwell, Kaya Scodelario
Bir bilim kurgu filmi kapitalizmi anlatabilir mi? Hem de dünyada değil ayda geçen ve yalnız bir adamın hikayesiyle. Moon Kapitalizmi, yani; sömürüyü, bencilliği, duygusuzluğu ve tabii ki ahlaksızlığı anlatıyor!

Kapitalizmin tek amacı “başarı” dır. “Başarı” tek başına çok masum görünüyor olabilir fakat bu kapitalist sistem içerisinde yer alıyorsa masumluğunu yitirir. Başarıya giden yol kapitalizmde çok duygusuz ve bencil. “Başarı” tek amaç olunca ona giden yol çoğu zaman ahlaksızlıktan geçiyor. Örneğin bir insanın kalbinin kırılması “başarı” için gerekiyorsa bu sistemde hiç çekinmeden yapılabilir. Peki bu kalp kırın bencil kim oluyor? Mesela menfaat elde edecek büyük şirket patronu ve onun altındaki hiyerarşide menfaatten payları olan yöneticiler. Kısaca cebini insanları sömürerek dolduran ahlaksızlar …

Moon da kendilerini cismen göremesekte fiilen görüyoruz. Büyük bir şirket için çalışan Sam ‘in üzerinden onları tanıyoruz. Sam filmde yardımcı robot ve görüntülü iletişim cihazında gördüğümüz karakterler haricinde tek karakter. Yalnız başına, ayda ve şirketin “kalbi kırılan” elemanı olarak.
Film, günümüzden çok zaman sonra artık enerji kaynakları neredeyse tamamen tükendiği bir zamanda geçiyor. Büyük kapitalist bir şirket ayda enerji ihtiyaçlarının karşılanması için kaynak keşfetmiştir. Bu enerjiyi elde etmek için ayda bir sistem kurulmuş ve sistemin başına da 3 sene görev yapmak üzere astronot sam i göndermişlerdir. Astronot sam geride çok sevdiği ailesini bırakmış, ayın karanlık yüzünde yalnız ve sıkıcı bir hayat sürdürmektedir. Bu hayatta Sam’ in en heyecan duyduğu şeylerden biride karısı ve kızından gelen video mesajlarını izlemektir.

Biz filmde Sam’ in geri dönmesine son 2 hafta kala geçirdiği süreyi izliyoruz. Geri dönmesine yaklaştıkça Sam ‘in heyecanı sürekli artmasına rağmen sürekli işler ters gitmeye başlıyor. Aslında başından beri ters giden bir şeyleri yeni yeni keşfetmeye başlıyor. O bunları keşfettikçe, bizde bunları yaşatan kapitalist sömürü şirketini tanıyoruz. Onun nezdinde aslında kapitalizmin neye benzediğini de .

El Laberinto del Fauno – (Pan’ın Labirenti)

3 Comments | This entry was posted on Eyl 06 2010
Yönetmen : Guillermo del Toro
Senaryo :
Guillermo del Toro
Yapim :
2006 ABD, İspanya, Meksika
Görüntü Yönetmeni :
Guillermo Navarro
Müzik :
Javier Navarrete
Oyuncular :
Ivana Baquero (Ofelia), Doug Jones (Pan/Pale Man), Sergi López (Kaptan Vidal), Ariadna Gil (Carmen), Maribel Verdú (Mercedes)

Dünyada yaşayan biz insanlar için ahiret inancı gerçekçi ve fıtri bir ihtiyaçtır. Bu inanca ihtiyaç duymamıza elverişli olarak yaratılmış bir dünyada yaşıyoruz. Bu ihtyaçta ahirete imanı zorunlu kılıyor. İyi ve kötü, hak ve haksızlık adil bir şekilde karşılıklarını bu dünyada tam olarak bulamıyor. Filmde de "masum kızın" hayatı üzerinden aslında ahirete vurgu yapılıyor.

Pan’ın Labirenti sanıldığının aksine fantastik bir filmden çok daha öte, sıradan bir hikaye ve anlatıma sahip değil.

Film hamile bir bayanın kocasının ölümünün ardından küçük kızıyla beraber yeni hayatlarına yolculuklarıyla başlıyor. Yeni hayatları yeni bir baba, büyük bir çiftlik evi hizmetçiler, askerlerle çevrili "sıkıcı" bir ortamdır. Baba bu ortamın yönetici sıfatında rütbeli bir askerdir. Tamda zalim bir yönetici olan bu adamın yanına masum kendi hayal dünyasında yaşayan, ortamı bir türlü sevemeyen küçük kızla hamile annesi de dahil olurlar. Babanın bu aileden duygusal bir beklentisi yoktur. Sadece doğacak çocuğun erkek olması ve kendi misyonunu devam etirmesini beklemektedir.

Küçük kız okuduğu kitapların etkisiyle kendi dünyasında tamamen olaylardan kopuk yaşamaktadır. Sanki geldikleri bu ortam kitap da okuduğu ortama geçit yeri gibidir. Burada keşfettiği bir labirentte Pan denilen gizemli bir yaratıkla tanışır. Pan ın ondan istediği 3 tane zorlu görevi yerine getirmek için tüm gayretini sarf eder. Öyle ki iç savaş yaşanan, çiftliğin düzeninin sürekli sarsıldığı, annesinin zorlu bir hamilelik dönemi geçirdiği, babasının faşist yönetimiyle zülm estirdiği bu ortamda o bunların hiçbirine aldırış etmeyip bu 3 görevi yerine getirmeye odaklanmıştır sadece.

Film yukarıda bahsedilen masalımsı hikayeden tamamen farklı bir film olmasına neden olacak insanı şok eden bir sonla bitiyor. Hüzünlü bir son gibi hissedilmesine rağmen bu dünyanın bir son olmadığı gerçeği bunu değiştiriyor. Bu son insanın zihninde ahiret inancıyla artık hüzünden huzura dönüşüyor.

Drag Me To Hell – (Kara Büyü)

2 Comments | This entry was posted on Haz 23 2010
Yönetmen : Sam Raimi
Senaryo :
Sam Raimi , Ivan Raimi
Yapim :
2009, ABD , 99 dk.
Görüntü Yönetmeni :
Peter Deming
Oyuncular :
Alison Lohman (Christine Brown) , Justin Long (Clay Dalton) , Lorna Raver (Mrs. Ganush) , Dileep Rao (Rham Jas) , David Paymer (Mr. Jacks) , Adriana Barraza (Shaun San Dena)

Drag me to hell, 2009 yapımı bir korku filmi. Hemde 2009 un bence "en çok korkutanı". Film hakkında yapılmış yorumları okuduğunuzda bunu korku-komedi sınıfına dahil edenleri dahi görebilirsiniz. Filmin neresinde güldüklerini doğrusu merak ediyorum. Film kesinlikle çok ciddi(hikayenin kendisi olmasa bile anlatılışı) ve komedi unsuru taşımıyor. Filmi korkunç ve etkili yapan en büyük özelliklerinden biride bu ciddiyet olduğunu düşünüyorum.

Filmden ilk haberdar olmam, 2010 a girdiğimiz ilk günlerde internette "2009 un en iyi filmleri" ni araştırdığımda olmuştu. Zevkine ve filmlerine güvendiğim yönetmen Quantin Tarantino’ nun en beğendiği 2009 filmleri listesine girmişti. Fragmanını internetten izlediğimde harbiden sağlam bir korku filmi diye düşünmüştüm. Film izlemiş hatta korkmak isteyenlere tavsiye etmeyi düşünen biri olarak fikrim doğrulandığını söyleyebilirim.

Sözlü olarak birisi size anlatıldığında belkide asla sizi korkutmayacak bir hikayeyi sahip olmasına rağmen, Sam Raimi nin yönetmenliğindeki film bunu başarmış. Hikaye de aslında tamamen fantastik. Yönetmenin dahi bu hikayenin gerçek olabileceğine inandığını düşünmüyorum. Ne varki bu hikaye sam raimi ile bambaşka bir şeye dönüşmüş. Özelikle ses effectleri çok etkileyici.

Hikayenin fantastik olması filmi de öyle yapmıyor aslında. Bakış açışına göre bazıları için fantastik de sayılmaya bilir. Ahirete iman etmiş biri için cennet ve cehennemin belirleyicisi Allah’ tır Film de ise böyle değil. Bir kara büyücü kendisine zararı dokunan birini büyü ile cehenneme gönderebiliyor mesela.

Hızlı bir açılışa sahip film aynı hızla devam ediyor. Film de sonlara doğru bir ara soluklanıp "oh be" dediğiniz anda nefesinizi geri almanız gerekebilir zira "süper" bir final bizleri bekliyor.

The Last House On The Left

0 Comments | This entry was posted on Mar 04 2010
Yönetmen : Dennis Iliadis
Senaryo :
Adam Alleca , Carl Ellsworth , Wes Craven
Yapim :
2009, ABD , 110 dk.
Oyuncular :
Garret Dillahunt (Krug) , Michael Bowen (Morton) , Joshua Cox (Giles) , Riki Lindhome (Sadie) , Aaron Paul (Francis) , Sara Paxton (Mari Collingwood) , Monica Potter (Emma Collingwood) , Tony Goldwyn (John Collingwood)

The Last House On The Left 1972 wes crevan imzalı ilk filmin üzerine 37 sene sonra 2009 da yeniden çekildi. Kuşkusuz 2009 un en iyi gerilim filmlerinden biriydi. Film baştan sona yükselen temposuyla sıkmadan izleyeni "gererek" ve ayriyeten "rahatsız ederek" etkisini gösteriyor. Film konu itibariyle izleyende bıraktığı etki ve tarz olarak Michael Haneke’ in Funny Games ini andırıyor. Ama finallerini de aynı sanmayın, çok farklılar …

Film de çok sert bir tecavüz sahnesi de yer alıyor. Önceden izlemeyenlerin bu sahneye hazırlıklı olmalarını tavsiye ederim. Gerçektende artık bu tür filmlerde bu sahnelerin ayrıntılı bir şekilde anlatılması çok sinir bozucu ve ahlaksız buluyorum. Olmazsa olmaz sahnelerden biri değiller fakat ısrarla bu sahnelere yer veriyorlar. Gerçi ahlak tamamen dini bir olgu olduğundan film yapımcılarının dini tercihleri (dinsizlikte dini tercihtir) nedeniyle bu ahlaksız bir tavır değil, hatta "sanat" anlamınada geliyor olabilir. Fakat bana göre gereksiz ve ahlaksızca. Filmin senaryosunda tecavüz gene olabilir fakat bunu gözümüzü günaha bulaştırmadan farklı bir şekilde de anlatabilirlerdi.

Film psikopat bir hükümlünün polisler tarafından bir araçla yerine taşınmasıyla açılır. Bu taşıma esnasında hükümlünün diğer arkadaşları onu çok enteresan bir şekilde kurtarırlar. Tam bu olayların geçtiği yere 3 kişiden oluşan sevimli bir aile tatil için gelmektedir. Bu ailenin küçük kızı kasabadaki yaramız arkadaşıyla buluşmak için ailesinden zorla izin alır. Yanına gittiğinde onun vesilesiyle psikopat çetenin reisinin "masum" oğluyla tanışırlar. Bu tanışma esnasında psikopat çete üyeleride gelince tam bir belaya bulaşmış olurlar. Bundan sonra gerilim bu bela ekseninde filmin sonuna kadar artarak devam eder.