RSS

The Last House On The Left

3 Comments | This entry was posted on Mar 04 2010
Yönetmen : Dennis Iliadis
Senaryo :
Adam Alleca , Carl Ellsworth , Wes Craven
Yapim :
2009, ABD , 110 dk.
Oyuncular :
Garret Dillahunt (Krug) , Michael Bowen (Morton) , Joshua Cox (Giles) , Riki Lindhome (Sadie) , Aaron Paul (Francis) , Sara Paxton (Mari Collingwood) , Monica Potter (Emma Collingwood) , Tony Goldwyn (John Collingwood)

The Last House On The Left 1972 wes crevan imzalı ilk filmin üzerine 37 sene sonra 2009 da yeniden çekildi. Kuşkusuz 2009 un en iyi gerilim filmlerinden biriydi. Film baştan sona yükselen temposuyla sıkmadan izleyeni "gererek" ve ayriyeten "rahatsız ederek" etkisini gösteriyor. Film konu itibariyle izleyende bıraktığı etki ve tarz olarak Michael Haneke’ in Funny Games ini andırıyor. Ama finallerini de aynı sanmayın, çok farklılar …

Film de çok sert bir tecavüz sahnesi de yer alıyor. Önceden izlemeyenlerin bu sahneye hazırlıklı olmalarını tavsiye ederim. Gerçektende artık bu tür filmlerde bu sahnelerin ayrıntılı bir şekilde anlatılması çok sinir bozucu ve ahlaksız buluyorum. Olmazsa olmaz sahnelerden biri değiller fakat ısrarla bu sahnelere yer veriyorlar. Gerçi ahlak tamamen dini bir olgu olduğundan film yapımcılarının dini tercihleri (dinsizlikte dini tercihtir) nedeniyle bu ahlaksız bir tavır değil, hatta "sanat" anlamınada geliyor olabilir. Fakat bana göre gereksiz ve ahlaksızca. Filmin senaryosunda tecavüz gene olabilir fakat bunu gözümüzü günaha bulaştırmadan farklı bir şekilde de anlatabilirlerdi.

Film psikopat bir hükümlünün polisler tarafından bir araçla yerine taşınmasıyla açılır. Bu taşıma esnasında hükümlünün diğer arkadaşları onu çok enteresan bir şekilde kurtarırlar. Tam bu olayların geçtiği yere 3 kişiden oluşan sevimli bir aile tatil için gelmektedir. Bu ailenin küçük kızı kasabadaki yaramız arkadaşıyla buluşmak için ailesinden zorla izin alır. Yanına gittiğinde onun vesilesiyle psikopat çetenin reisinin "masum" oğluyla tanışırlar. Bu tanışma esnasında psikopat çete üyeleride gelince tam bir belaya bulaşmış olurlar. Bundan sonra gerilim bu bela ekseninde filmin sonuna kadar artarak devam eder.

Discrit 9 – (Yasak Bölge 9)

0 Comments | This entry was posted on Ara 29 2009
Yönetmen : Neill Blomkamp
Senaryo :
Neill Blomkamp , Terri Tatchell
Yapim :
2009, Yeni Zelanda , 112 dk.
Görüntü Yönetmeni :
Trent Opaloch
Müzik :
Clinton Shorter
Oyuncular :
Sharlto Copley (Wikus Van De Merwe) , Jason Cope ( Grey Bradnam – UKNR Chief Correspondent) , Nathalie Boltt (Sarah Livingstone – Sociologist) , Sylvaine Strike (Dr Katrina McKenzie) , Elizabeth Mkandawie (Interviewee) , John Summer (Les Feldman – MIL Engineer)

Vizyona girmeden 3-4 ay önce ilkkez fragmanını izlediğimde en çok beklediğim filmler listesinde yer almıştı district 9. Olağan üstü bir olay olduğunu bildiren ama ne olduğunu söylemeyip heyecanı artıran bir tarzda "onlar hoş gelmediler", "onlar kabul edilmediler" sloganlarıyla devam eden fragman, merakı artıran görüntülerin ardından büyük bir yazıyla "ONLAR İNSAN DEĞİLDİLER" diyerek olayın ne olduğunu kavramamızı daha kolaylaştıran ve ardından garip bir yaratığın mahkum alınmış, sansürlenmiş suratı, garip konuşması ve havada kocaman uzay gemileriyle sonlanmıştı. Belli ki uzay gemisiyle uzaylılar dünyaya gelmiş ve ortalığı epey bir karıştırmışa benziyordu.

Yakın zamanda filmi izleme imkanı buldum. Açıkçası bir gerilim filimi sayılmamasına rağmen beni baya bir gerdi. Yaratıklar çok garip hareket ediyor, ne zaman ne yapacağı hiç belli olmuyordu. İnsan iradesine benzer işleyen bir iradeleri yoktu. İradesi bizlerdeki gibi akıl ve nefs eksenin demi hareket ediyor yoksa başka şeylermi var anlaşılmıyordu. Örneğin bu uzaylıların barındırma ve idare gibi tüm işleri devlet bir şirkete devredip, bu şirketin yetkilendirdiği kişi ile beraberinde giden ekipten biri uzaylı ile karşılaştıklarında, uzaylı kolunu kapmış ve yerinden sökmüştü. Diğerleri de etrafda gezerken, o garip hareketleri ve öfkeli halleriyle ne yapacakları belli olmuyor, gerilimi artırıyordu.

Diğer alışık olduğumuz "uzaylı" filmlerindeki uzaylılar genelde biz insan türünden daha üstün anlatıldıklarından daha bir "değerli" idiler. Burada ise sayıları 2.000.000 üzerindeki uzaylılar 20 yıldır dünyada yaşamakta ve Bu süre içerisinde dışlanan bir ırk dönüşmüşlerdi . Hatta yerleştirildikleri bölge halkından azar işiten, dayak yiyen, öldürülüp yok edilen acınası durumdaydılar.

Kendileride zaten burada yaşamak istemiyor geri dönmek istiyorlardı. Fakat uzay gemilerini çalıştıracak sıvı yakıtı bulamıyorlardı. Bu sıvı yakıt filmde çok önemli. Filmin konusunu tetikleyen en büyük unsuru oluşturuyor.

Uzaylıları barındırma ve idare işlerini üslenen şirketin yetkilisi bu sıvıyı karantina bölgesini teftiş ederken bir uzaylı ailenin çadırında bulur. Uzaylı aile çadırda çok enteresan bir sistem kurmuş bu sıvıyı üretmeye çalışmaktadırlar. Uzaylılar bu sıvının üzerinde 20 yıldır çalışmakta olduğunu söyleyip vermek istememelerine rağmen yetkili el koyar. Bu esnadan sıvıdan bir miktar vücuduna temas eder. Yetkilide zamanla sıvının etkisiyle bulantı kusma gibi belirtiler başlar. Durum sürekli artarak gelişirken Çok kötüleştiğinde hastaneye kaldırılır.

Bu bahsettiğimiz şirketin sahibi, yetkili olarak atadığı ve sıvının etkisiyle hastaneye kaldırılan kişinin kayınpederidir aynı zamanda. Hastanede tedavi esnasında doktorlar şirketin menfaatine yarayacak bir takım şeyler keşfederler. Artık onu tedavi etmeyi değil de, menfaatleri ne ise acımadan onu yapmaya koyulurlar. Üstelik kızının eşi olmasına rağmen; sirket sahibinin onayıyla..

Kapitalizmin ahlakının olmadığı, menfaatleri için ahlakı yok saydıkları film boyunca gelişen olaylarla yönetmen bize başarılı bir şekilde aktarıyor. Filmin başlarında uzaylıların neden öfkeli olduklarını da yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Film aslında uzaylılar üzerinden bizim insanlığımızı sorguluyor. İnsan olan bizleriz fakat bir bozulduk mu neye benzediğimizde malum…

En iyi bozulunca en kötü oluyor. Kainatın gözbebeği, yaratılmışların en şereflisi en güzel biçimde yaratılan insan bozulunca aşağıların aşağısına kadar iniyor (tin 4,5). Yaratılış olarak mükemmel olan insan bunun hakkını veremeyince durduğu yere ihanetten dolayı artık, menfaati için her şeyi yapabilecek ahlaksız, uzaylıların yanında insan denemeyecek kadar garip bir yaratığı dönüşebiliyor.

Üç Maymun

0 Comments | This entry was posted on Kas 11 2009
Yönetmen : Nuri Bilge Ceylan
Senaryo :
Nuri Bilge Ceylan , Ebru Ceylan
Yapim :
2008, Türkiye
Görüntü Yönetmeni :
Gökhan Tiryaki
Oyuncular :
Hatice Aslan (Hacer) , Yavuz Bingöl (Eyüp) , Ercan Kesal (Servet) , Rıfat Sungar (İsmail)

Yalan, Zina ve Cinayet. Film bu üç büyük günahın nasılda bir aileyi paramparça yıkabileceğini anlatıyor. Filmin ismi 3 maymunla ben bu üç büyük günahı özdeşleştirdim. Film zaten hikayeyi bir yere kadar anlatıp sonra “benden bukadar gerisini siz tamamlayın” der gibi bitiyor. Fakat bittiği yer gayet uygun; yani hic de havada kalan, “keşke burda bitmeseydi” dedirtecek bir yer değil.

Farklı farklı izleyiciden farklı sonuçlarda çıkabilir ama bunu Yalan, zina ve cinayet ekseninde izlediğinizde filmde olup bitenler zihninizde daha oturacak ve daha etkileneceksiniz. Bir yalanla zina, bir zina ile cinayet peşi sıra gelerek bu aileyi yıkıma götürüyor. Yani insan bir kötülüğe bulaştığında ardından başka bir kötülük daha da kolaylaşıyor. Bu insanın fıtratında böyledir. Bir kötülük işlenmesi ve tevbe de edilmemesi durumunda onun için artık o kötü şey ona olağan ve süslü gösterilir. Sonraki kötü eylemlere bulaşmasıda kolaylaştırılır.

61. cannes film festivalinde en iyi yönetmen ödülünü alan nuri bilge ceylan bu hikayeyi okadar güzel anlatmış ki gerçekten ödülün hakkını vermiş. Filmde kameranın durduğu yerler okadar güzel ki baştan sona sanki fotoğraf albümü izliyor gibisiniz. Filmde kullanılan kendine has renkler, karakterler ve olayların kasvetiyle çok uyumlu. Sanki ailenin yaşadığı o kasveti sizde onlarla beraber yaşıyor gibisiniz. Tabiki sadece kameranın durduğu yer ve filmde kullanılan farklı ışık ve renk teknikleri değil baştan sona yönetmen hünerleriyle size hikayenin kasvetini hissettiriyor.

Filmin Açılışı arabanın içinde karanlıkta uzun ve ince bir yolda giden uykulu sürücü, birine çarparak ölümüne neden olmasıyla başlıyor. Bu kişi siyasetçi olunca işlediği kaza kendi aleyhine dönüşecek büyük bir sıkıntı olacaktır. Çünkü seçim zamanıdır ve bu başına büyük bir bela olup oyları toplamasına engel olacaktır. Bunu arkadaşına para karşılığında üslenip bu yalan saklamasını kendine has mazeretleriyle teklif edip ikna eder. İşte bir yalanla başlayan ailenin yıkım sürece ardından bir zina ve cinayetle devam eder. İşte üç maymun bu yıkımın kasvetli bir hikayesi.

Bir yalan kendi başına nekadarda masum… Birde bu yalanın karşılığında para gibi menfaat de varsa masum bile değil artık “mecburi” bile olabiliyor. Fakat bu yalan bir zina ve sonra cinayete dönüştüğünde o zaman ancak fark ediyoruz; Büyük günahların ne demek olduğunu, neden bunlardan sakındırıldığımızı.

Martyrs – (İşkence Tarikatı)

1 Comment | This entry was posted on May 29 2009
Yönetmen : Pascal Laugier Senaryo : Pascal Laugier Görüntü Yönetmeni : Stéphane Martin ,Nathalie Moliavko-Visotzky Müzik : Alex Cortés , Willie Cortés Yapım : 2008, Fransa / Kanada , 97 dk. Oyuncular : Morjana Alaoui (Anna) , Mylène Jampanoï (Lucie) , Catherine Bégin (Matmazel) , Robert Toupin (Baba) , Patricia Tulasne (Anne)

Suç kavramı filmlerde bolca işlendi. İnsan neden suç işlere farklı farklı kafalardan sesler çıktı. Çok orijinal yanıtlar veren filmlerin sayısıda sanırım baya bir çok sayılır. Martyrs da buna çok orijinal cevap bulmuş filmlerden birisi. Filmi güzel yapan sadece insanların kafalarındaki sorulara cevap verebilmesi olamaz. Çünkü kitaplar, olaylar, insanlar, dinler de bunlara cevaplar veriyor. Film i film yapan birazda bu sorunun seyirciye aktarılma tarzında saklı. Martyrs güzel yapanda hem cok sağlam cevaplar içermesi hemde bunu sunuş tarzının orijinalliğinde yatıyor. Daha henüz açılış sahnesiyle kendi atmosferine çekip alan filmleri hep çok sevdim. İlk sahnede soluk soluğu kan revan içinde çığlıklarla kaçan küçük kız sizi filmin içine çekip alıyor. Neden kaçıyor, ne oldu, bu hale neden geldi, Bunu ona yapan ne vs diye birçok soruyla sizi içine alıyor film.

Neden kaçtığı ne olduğunun ayrıntıları hemen verilmiyor. Filmin ilk başlarında küçük fotoğraf kareleri misali kesik kesik görüntülerle sorularınızı cevaplar verirken bir okadar daha film in içinde beklemeniz gereken sorular oluşuyor zihninizde. Bunlara tatmin edici cevaplar vermeyi başaran bir film Martyrs şüphesiz.

Sabah kahvaltılarıyla tanıştığımız; lüks evlerinde mutlu insan tipleri çizen ailenin gördüğümüz sert sahnelerin ardından neden geldiği biraz tuhafımıza gidiyor. Fakat sonrasında gelecek hakında planlar yapan, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan bu aile öyle bir akıbetle karşılaşıyorlar ki şok oluyorsunuz. Bu da nereden çıktı, nasıl bir psikopat bunu yapar ki diyorsunuz. Ama gene çok geçmiyor ki, asıl bu akıbete uğrayan insanlara psikopat diyeceğiniz ana geliyor. Suçlu ve mağdur yer değiştiriyorlar zihninizde.

Sonra suçuna şahit olduğumuz kişinin psikolojisine tanık oluyorsunuz, İşte burada biraz insan bunları nasıl yapara cevaplar çıkıyor. Filmde çok etkilendiğim sahnelerden biride bu anlarda geliyor. Bir kendi içinde yaşadıkları ve birde dışardan birinin gördüğü(gerçek olan) şekliyle hastalık anı çift bakış açısıyla aktarıldığı anlar. David Lynch(bilmyen için; bu tarz anlatımın babası) i hatırlatan anlar.

Filmi izlerken Siyonistlerin Filistin/Gazze deki katliamı aklıma geldi. Bunu yapan psikopatları düşündüm. Onlarda kendince haklılardı. Bizce masum kendilerince “insan bile olmayan” çocuk, kadın, sivil ne kadar insan varsa kafasından aşağı bombaları hemde kimyasal yasaklanmış kitle imha silahları kullanarak yağdıran bu insanlarda kendince haklılardı. Asıl önemli olan kendilerini haklı gösteren şeyler neler.

Bu filmdeki işkence tarikatına mensup dindarlarla, Siyonist dindarlarda kendi iman etikleri dinlerinden hareketle bunları yapıyorlar. Birisi kendinden başka tüm ırkı öldürmen yeryüzüne hakim olup kendi şeriatını kurman için gerekli bir ibadettir dediği illaha kulluk ediyor. Diğeri yani İşkence tarikatı üyeleride cevap aradıkları bir soru için bu işkenceleri birer ibadet olarak yapıyor. Yaptıkları bize akıl almaz sapıklık gibi gelirken kendileri ise bunu ibadet olarak görüyorlar. İbadet olarak gördüklerinden zaten bu vahşeti işleyebiliyorlar. Yaratıcının “sizi yalnız bana kul olasınız diye yarattım” ayeti burada çok manidar olmalı. Yalnız Allah’a kul olmayan bir insan fıtratı gereği muhakkak kul olacak başka birsürü şeyler bulacak!. Aslında sadece Allah’a kulluk etmesi gerekirken onun yaratığı herhangi bir mahlukata kul olması onu “aşığı” yapıyor.

Yönetmen bize bilinçli olarak suç işleyen tarikat üyelerini gayet normal insanlar olarak gösteriyor. Normalde bunları yapacak insanlar psikopat tipli olmaları beklenirken bunlar çok iyimser ve normal insanlar. Bu normal görünen insanların eylemleri hiç de normal değil ama. Nedeni de malum…

Gwoemu[the host] – (Yaratık)

0 Comments | This entry was posted on Kas 20 2008
Yönetmen : Joon-ho Bong Senaryo :Joon-ho Bong , Chul-hyun Baek , Won-jun Ha Yapim : 2006, Güney Kore , 119 dk. Görüntü Yönetmeni : Hyung-ku Kim Müzik : Marco Beltrami Oyuncular :Kang-ho Song (Park Kang-du) , Hie-bong Byeon (Park Hie-bong) , Hae-il Park (Park Nam-il) , Du-na Bae (Park Nam-ju) , Ah-sung Ko (Park Hyun-seo) , David Joseph Anselmo (Donald)

Kore yapımı the host klişe bir konunun nasılda sıra dışı ve etkili bir şekilde anlatıla bilineceğine çok güzel örnek filmlerden biri. Onu sıradanlıktan kurtaran özelliklerinden biri de bir felaket filmi dahi olsa politik kaygı taşıyabilmesi. Bunu canavarlı bir felaket filminde görmemizde ayniyetten ilginç. Ama sadece politik ve mesaj veren bir film olması değil onu güzel yapan. Filmde sürekli heyecan uyandıran ve tahmin edilemeyen sürprizlerle dolu olması, hem güldürüp hem hüzünlendiren hemde korkutup duygu yoğunluğu yaşatabilmesi de diğer etkenlerden.

Laboratuarda kimyasal bir maddenin Han nehrine boşaltılmasına izin veren amerikalı bilim adamı ortaya çıkacak felaket ihtimaline karşı her diktatör zorbanın sahip olacağı kaygısızlıkta davranır. Onu diktatör zorba yapan şeylerden biride bizzat vatanıdır. Çünkü o vatan kendini adeta dünyanın şefpolisi olarak görmektedir. Bu kendini beğenmişlik, kibir halide ülkede yaşayan çoğu insana sirayet etiği gibi profesörde de etmiştir. Nehre dökülmesine izin verdiği kimyasal maddenin ileride felakete sebebiyet vereceği ihtimali dahi olsa kendine bir zararı olmayacağından milyonlarca kişiyi hiç düşünmeden bencilik etmekte bir mahsur görmez.

Aradan seneler geçer ve o kimyasal atıklar nehirde yaşayan bir canlının kimyasını değiştirerek onu bir canavara dönüştürür. Masum bir çok insanın ölümüne neden olacak felaket Seoul şehrinde başlar. Nehrin hemen yanında filminde merkez aldığı, felaketi onların hallerinden biz seyirciye aktardığı ailede orada yaşamaktadır. İlkez canavarla tanıştığımız sahnede ortalığı kıyamet alanına dönüştüren canavar onca insanın arasından bu ailenin küçük kızını alıp nehirde bilinmedik bir yere kaçırıp götürür. Aile bağları çok kuvvetli olan bu insanlar küçük kızlarını umutlarını hiç kaybetmeyip canlı olarak kurtarmak için çok büyük çabaya girişirler. Bu girişimlerine şahit olan izleyicilere de yönetmen çok güzel mesajlar veriyor.

Bir felaketle yüzleşen aile bundan nasıl etkileniyor, aile bağı nedir, vatan nedir, felakete uğrayan halkına nasıl yardımcı olur. tekbir insanın benciliği nasılda binlerce insana etki eder..??.. ve bence hepsinden de önemlisi bu felaket bile böyle bir karmaşaya, çaresizliğe yol açıyorsa birde “Kıyamet saati mutlaka gelecektir, bunda aslâ şüphe yoktur.” denilen günü siz düşünün. film de bunu düşündürüyor zaten. Filmi çekenler o saati yalanla salarda(bilmiyorum belkide iman etmişlerdir) biz bakınca bunları rahatça görebiliriz..Görebildiysek, hissedebildiysek filmden alabileceğimiz en sağlam mesajı da aldık demektir..