RSS

El Laberinto del Fauno – (Pan’ın Labirenti)

0 Comments | This entry was posted on Eyl 06 2010
Yönetmen : Guillermo del Toro
Senaryo :
Guillermo del Toro
Yapim :
2006 ABD, İspanya, Meksika
Görüntü Yönetmeni :
Guillermo Navarro
Müzik :
Javier Navarrete
Oyuncular :
Ivana Baquero (Ofelia), Doug Jones (Pan/Pale Man), Sergi López (Kaptan Vidal), Ariadna Gil (Carmen), Maribel Verdú (Mercedes)

Dünyada yaşayan biz insanlar için ahiret inancı gerçekçi ve fıtri bir ihtiyaçtır. Bu inanca ihtiyaç duymamıza elverişli olarak yaratılmış bir dünyada yaşıyoruz. Bu ihtyaçta imanı zorunlu kılıyor. İyi ve kötü, hak ve haksızlık adil bir şekilde karşılıklarını bu dünyada tam olarak bulamıyor. Filmde de "masum kız" üzerinden aslında ahirete vurgu yapılıyor.

Pan’ın Labirenti sanıldığının aksine fantastik bir filmden çok daha öte, sıradan bir hikaye ve anlatıma sahip değil.

Film hamile bir bayanın kocasının ölümünün ardından küçük kızıyla beraber yeni hayatlarına yolculuklarıyla başlıyor. Yeni hayatları yeni bir baba, büyük bir çiftlik evi hizmetçiler, askerlerle çevrili "sıkıcı" bir ortamdır. Baba bu ortamın yönetici sıfatında rütbeli bir askerdir. Tamda zalim bir yönetici olan bu adamın yanına masum kendi hayal dünyasında yaşayan, ortamı bir türlü sevemeyen küçük kızla hamile annesi de dahil olurlar. Babanın bu aileden duygusal bir beklentisi yoktur. Sadece doğacak çocuğun erkek olması ve kendi misyonunu devam etirmesini beklemektedir.

Küçük kız okuduğu kitapların etkisiyle kendi dünyasında tamamen olaylardan kopuk yaşamaktadır. Sanki geldikleri bu ortam kitap da okuduğu ortama geçit yeri gibidir. Burada keşfettiği bir labirentte Pan denilen gizemli bir yaratıkla tanışır. Pan ın ondan istediği 3 tane zorlu görevi yerine getirmek için tüm gayretini sarf eder. Öyle ki iç savaş yaşanan, çiftliğin düzeninin sürekli sarsıldığı, annesinin zorlu bir hamilelik dönemi geçirdiği, babasının faşist yönetimiyle zülm estirdiği bu ortamda o bunların hiçbirine aldırış etmeyip bu 3 görevi yerine getirmeye odaklanmıştır sadece.

Film yukarıda bahsedilen masalımsı hikayeden tamamen farklı bir film olmasına neden olacak insanı şok eden bir sonla bitiyor. Hüzünlü bir son gibi hissedilmesine rağmen bu dünyanın bir son olmadığı gerçeği bunu değiştiriyor. Bu son insanın zihninde ahiret inancıyla artık hüzünden huzura dönüşüyor.

Drag Me To Hell – (Kara Büyü)

0 Comments | This entry was posted on Haz 23 2010
Yönetmen : Sam Raimi
Senaryo :
Sam Raimi , Ivan Raimi
Yapim :
2009, ABD , 99 dk.
Görüntü Yönetmeni :
Peter Deming
Oyuncular :
Alison Lohman (Christine Brown) , Justin Long (Clay Dalton) , Lorna Raver (Mrs. Ganush) , Dileep Rao (Rham Jas) , David Paymer (Mr. Jacks) , Adriana Barraza (Shaun San Dena)

Drag me to hell, 2009 yapımı bir korku filmi. Hemde 2009 un bence "en çok korkutanı". Film hakkında yapılmış yorumları okuduğunuzda bunu korku-komedi sınıfına dahil edenleri dahi görebilirsiniz. Filmin neresinde güldüklerini doğrusu merak ediyorum. Film kesinlikle çok ciddi(hikayenin kendisi olmasa bile anlatılışı) ve komedi unsuru taşımıyor. Filmi korkunç ve etkili yapan en büyük özelliklerinden biride bu ciddiyet olduğunu düşünüyorum.

Filmden ilk haberdar olmam, 2010 a girdiğimiz ilk günlerde internette "2009 un en iyi filmleri" ni araştırdığımda olmuştu. Zevkine ve filmlerine güvendiğim yönetmen Quantin Tarantino’ nun en beğendiği 2009 filmleri listesine girmişti. Fragmanını internetten izlediğimde harbiden sağlam bir korku filmi diye düşünmüştüm. Film izlemiş hatta korkmak isteyenlere tavsiye etmeyi düşünen biri olarak fikrim doğrulandığını söyleyebilirim.

Sözlü olarak birisi size anlatıldığında belkide asla sizi korkutmayacak bir hikayeyi sahip olmasına rağmen, Sam Raimi nin yönetmenliğindeki film bunu başarmış. Hikaye de aslında tamamen fantastik. Yönetmenin dahi bu hikayenin gerçek olabileceğine inandığını düşünmüyorum. Ne varki bu hikaye sam raimi ile bambaşka bir şeye dönüşmüş. Özelikle ses effectleri çok etkileyici.

Hikayenin fantastik olması filmi de öyle yapmıyor aslında. Bakış açışına göre bazıları için fantastik de sayılmaya bilir. Ahirete iman etmiş biri için cennet ve cehennemin belirleyicisi Allah’ tır Film de ise böyle değil. Bir kara büyücü kendisine zararı dokunan birini büyü ile cehenneme gönderebiliyor mesela.

Hızlı bir açılışa sahip film aynı hızla devam ediyor. Film de sonlara doğru bir ara soluklanıp "oh be" dediğiniz anda nefesinizi geri almanız gerekebilir zira "süper" bir final bizleri bekliyor.

The Last House On The Left

0 Comments | This entry was posted on Mar 04 2010
Yönetmen : Dennis Iliadis
Senaryo :
Adam Alleca , Carl Ellsworth , Wes Craven
Yapim :
2009, ABD , 110 dk.
Oyuncular :
Garret Dillahunt (Krug) , Michael Bowen (Morton) , Joshua Cox (Giles) , Riki Lindhome (Sadie) , Aaron Paul (Francis) , Sara Paxton (Mari Collingwood) , Monica Potter (Emma Collingwood) , Tony Goldwyn (John Collingwood)

The Last House On The Left 1972 wes crevan imzalı ilk filmin üzerine 37 sene sonra 2009 da yeniden çekildi. Kuşkusuz 2009 un en iyi gerilim filmlerinden biriydi. Film baştan sona yükselen temposuyla sıkmadan izleyeni "gererek" ve ayriyeten "rahatsız ederek" etkisini gösteriyor. Film konu itibariyle izleyende bıraktığı etki ve tarz olarak Michael Haneke’ in Funny Games ini andırıyor. Ama finallerini de aynı sanmayın, çok farklılar …

Film de çok sert bir tecavüz sahnesi de yer alıyor. Önceden izlemeyenlerin bu sahneye hazırlıklı olmalarını tavsiye ederim. Gerçektende artık bu tür filmlerde bu sahnelerin ayrıntılı bir şekilde anlatılması çok sinir bozucu ve ahlaksız buluyorum. Olmazsa olmaz sahnelerden biri değiller fakat ısrarla bu sahnelere yer veriyorlar. Gerçi ahlak tamamen dini bir olgu olduğundan film yapımcılarının dini tercihleri (dinsizlikte dini tercihtir) nedeniyle bu ahlaksız bir tavır değil, hatta "sanat" anlamınada geliyor olabilir. Fakat bana göre gereksiz ve ahlaksızca. Filmin senaryosunda tecavüz gene olabilir fakat bunu gözümüzü günaha bulaştırmadan farklı bir şekilde de anlatabilirlerdi.

Film psikopat bir hükümlünün polisler tarafından bir araçla yerine taşınmasıyla açılır. Bu taşıma esnasında hükümlünün diğer arkadaşları onu çok enteresan bir şekilde kurtarırlar. Tam bu olayların geçtiği yere 3 kişiden oluşan sevimli bir aile tatil için gelmektedir. Bu ailenin küçük kızı kasabadaki yaramız arkadaşıyla buluşmak için ailesinden zorla izin alır. Yanına gittiğinde onun vesilesiyle psikopat çetenin reisinin "masum" oğluyla tanışırlar. Bu tanışma esnasında psikopat çete üyeleride gelince tam bir belaya bulaşmış olurlar. Bundan sonra gerilim bu bela ekseninde filmin sonuna kadar artarak devam eder.

Distrcit 9 – (Yasak Bölge 9)

0 Comments | This entry was posted on Ara 29 2009
Yönetmen : Neill Blomkamp
Senaryo :
Neill Blomkamp , Terri Tatchell
Yapim :
2009, Yeni Zelanda , 112 dk.
Görüntü Yönetmeni :
Trent Opaloch
Müzik :
Clinton Shorter
Oyuncular :
Sharlto Copley (Wikus Van De Merwe) , Jason Cope ( Grey Bradnam – UKNR Chief Correspondent) , Nathalie Boltt (Sarah Livingstone – Sociologist) , Sylvaine Strike (Dr Katrina McKenzie) , Elizabeth Mkandawie (Interviewee) , John Summer (Les Feldman – MIL Engineer)

Vizyona girmeden 3-4 ay önce ilkkez fragmanını izlediğimde en çok beklediğim filmler listesinde yer almıştı district 9. Olağan üstü bir olay olduğunu bildiren ama ne olduğunu söylemeyip heyecanı artıran bir tarzda "onlar hoş gelmediler", "onlar kabul edilmediler" sloganlarıyla devam eden fragman, merakı artıran görüntülerin ardından büyük bir yazıyla "ONLAR İNSAN DEĞİLDİLER" diyerek olayın ne olduğunu kavramamızı daha kolaylaştıran ve ardından garip bir yaratığın mahkum alınmış, sansürlenmiş suratı, garip konuşması ve havada kocaman uzay gemileriyle sonlanmıştı. Belli ki uzay gemisiyle uzaylılar dünyaya gelmiş ve ortalığı epey bir karıştırmışa benziyordu.

Yakın zamanda filmi izleme imkanı buldum. Açıkçası bir gerilim filimi sayılmamasına rağmen beni baya bir gerdi. Yaratıklar çok garip hareket ediyor, ne zaman ne yapacağı hiç belli olmuyordu. İnsan iradesine benzer işleyen bir iradeleri yoktu. İradesi bizlerdeki gibi akıl ve nefs eksenin demi hareket ediyor yoksa başka şeylermi var anlaşılmıyordu. Örneğin bu uzaylıların barındırma ve idare gibi tüm işleri devlet bir şirkete devredip, bu şirketin yetkilendirdiği kişi ile beraberinde giden ekipten biri uzaylı ile karşılaştıklarında, uzaylı kolunu kapmış ve yerinden sökmüştü. Diğerleri de etrafda gezerken, o garip hareketleri ve öfkeli halleriyle ne yapacakları belli olmuyor, gerilimi artırıyordu.

Diğer alışık olduğumuz "uzaylı" filmlerindeki uzaylılar genelde biz insan türünden daha üstün anlatıldıklarından daha bir "değerli" idiler. Burada ise sayıları 2.000.000 üzerindeki uzaylılar 20 yıldır dünyada yaşamakta ve Bu süre içerisinde dışlanan bir ırk dönüşmüşlerdi . Hatta yerleştirildikleri bölge halkından azar işiten, dayak yiyen, öldürülüp yok edilen acınası durumdaydılar.

Kendileride zaten burada yaşamak istemiyor geri dönmek istiyorlardı. Fakat uzay gemilerini çalıştıracak sıvı yakıtı bulamıyorlardı. Bu sıvı yakıt filmde çok önemli. Filmin konusunu tetikleyen en büyük unsuru oluşturuyor.

Uzaylıları barındırma ve idare işlerini üslenen şirketin yetkilisi bu sıvıyı karantina bölgesini teftiş ederken bir uzaylı ailenin çadırında bulur. Uzaylı aile çadırda çok enteresan bir sistem kurmuş bu sıvıyı üretmeye çalışmaktadırlar. Uzaylılar bu sıvının üzerinde 20 yıldır çalışmakta olduğunu söyleyip vermek istememelerine rağmen yetkili el koyar. Bu esnadan sıvıdan bir miktar vücuduna temas eder. Yetkilide zamanla sıvının etkisiyle bulantı kusma gibi belirtiler başlar. Durum sürekli artarak gelişirken Çok kötüleştiğinde hastaneye kaldırılır.

Bu bahsettiğimiz şirketin sahibi, yetkili olarak atadığı ve sıvının etkisiyle hastaneye kaldırılan kişinin kayınpederidir aynı zamanda. Hastanede tedavi esnasında doktorlar şirketin menfaatine yarayacak bir takım şeyler keşfederler. Artık onu tedavi etmeyi değil de, menfaatleri ne ise acımadan onu yapmaya koyulurlar. Üstelik kızının eşi olmasına rağmen; sirket sahibinin onayıyla..

Kapitalizmin ahlakının olmadığı, menfaatleri için ahlakı yok saydıkları film boyunca gelişen olaylarla yönetmen bize başarılı bir şekilde aktarıyor. Filmin başlarında uzaylıların neden öfkeli olduklarını da yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Film aslında uzaylılar üzerinden bizim insanlığımızı sorguluyor. İnsan olan bizleriz fakat bir bozulduk mu neye benzediğimizde malum…

En iyi bozulunca en kötü oluyor. Kainatın gözbebeği, yaratılmışların en şereflisi en güzel biçimde yaratılan insan bozulunca aşağıların aşağısına kadar iniyor (tin 4,5). Yaratılış olarak mükemmel olan insan bunun hakkını veremeyince durduğu yere ihanetten dolayı artık, menfaati için her şeyi yapabilecek ahlaksız, uzaylıların yanında insan denemeyecek kadar garip bir yaratığı dönüşebiliyor.

Üç Maymun

0 Comments | This entry was posted on Kas 11 2009
Yönetmen : Nuri Bilge Ceylan
Senaryo :
Nuri Bilge Ceylan , Ebru Ceylan
Yapim :
2008, Türkiye
Görüntü Yönetmeni :
Gökhan Tiryaki
Oyuncular :
Hatice Aslan (Hacer) , Yavuz Bingöl (Eyüp) , Ercan Kesal (Servet) , Rıfat Sungar (İsmail)

Yalan, Zina ve Cinayet. Film bu üç büyük günahın nasılda bir aileyi paramparça yıkabileceğini anlatıyor. Filmin ismi 3 maymunla ben bu üç büyük günahı özdeşleştirdim. Film zaten hikayeyi bir yere kadar anlatıp sonra “benden bukadar gerisini siz tamamlayın” der gibi bitiyor. Fakat bittiği yer gayet uygun; yani hic de havada kalan, “keşke burda bitmeseydi” dedirtecek bir yer değil.

Farklı farklı izleyiciden farklı sonuçlarda çıkabilir ama bunu Yalan, zina ve cinayet ekseninde izlediğinizde filmde olup bitenler zihninizde daha oturacak ve daha etkileneceksiniz. Bir yalanla zina, bir zina ile cinayet peşi sıra gelerek bu aileyi yıkıma götürüyor. Yani insan bir kötülüğe bulaştığında ardından başka bir kötülük daha da kolaylaşıyor. Bu insanın fıtratında böyledir. Bir kötülük işlenmesi ve tevbe de edilmemesi durumunda onun için artık o kötü şey ona olağan ve süslü gösterilir. Sonraki kötü eylemlere bulaşmasıda kolaylaştırılır.

61. cannes film festivalinde en iyi yönetmen ödülünü alan nuri bilge ceylan bu hikayeyi okadar güzel anlatmış ki gerçekten ödülün hakkını vermiş. Filmde kameranın durduğu yerler okadar güzel ki baştan sona sanki fotoğraf albümü izliyor gibisiniz. Filmde kullanılan kendine has renkler, karakterler ve olayların kasvetiyle çok uyumlu. Sanki ailenin yaşadığı o kasveti sizde onlarla beraber yaşıyor gibisiniz. Tabiki sadece kameranın durduğu yer ve filmde kullanılan farklı ışık ve renk teknikleri değil baştan sona yönetmen hünerleriyle size hikayenin kasvetini hissettiriyor.

Filmin Açılışı arabanın içinde karanlıkta uzun ve ince bir yolda giden uykulu sürücü, birine çarparak ölümüne neden olmasıyla başlıyor. Bu kişi siyasetçi olunca işlediği kaza kendi aleyhine dönüşecek büyük bir sıkıntı olacaktır. Çünkü seçim zamanıdır ve bu başına büyük bir bela olup oyları toplamasına engel olacaktır. Bunu arkadaşına para karşılığında üslenip bu yalan saklamasını kendine has mazeretleriyle teklif edip ikna eder. İşte bir yalanla başlayan ailenin yıkım sürece ardından bir zina ve cinayetle devam eder. İşte üç maymun bu yıkımın kasvetli bir hikayesi.

Bir yalan kendi başına nekadarda masum… Birde bu yalanın karşılığında para gibi menfaat de varsa masum bile değil artık “mecburi” bile olabiliyor. Fakat bu yalan bir zina ve sonra cinayete dönüştüğünde o zaman ancak fark ediyoruz; Büyük günahların ne demek olduğunu, neden bunlardan sakındırıldığımızı.