RSS

El Laberinto del Fauno – (Pan’ın Labirenti)

0 Comments | This entry was posted on Eyl 06 2010
Yönetmen : Guillermo del Toro
Senaryo :
Guillermo del Toro
Yapim :
2006 ABD, İspanya, Meksika
Görüntü Yönetmeni :
Guillermo Navarro
Müzik :
Javier Navarrete
Oyuncular :
Ivana Baquero (Ofelia), Doug Jones (Pan/Pale Man), Sergi López (Kaptan Vidal), Ariadna Gil (Carmen), Maribel Verdú (Mercedes)

Dünyada yaşayan biz insanlar için ahiret inancı gerçekçi ve fıtri bir ihtiyaçtır. Bu inanca ihtiyaç duymamıza elverişli olarak yaratılmış bir dünyada yaşıyoruz. Bu ihtyaçta imanı zorunlu kılıyor. İyi ve kötü, hak ve haksızlık adil bir şekilde karşılıklarını bu dünyada tam olarak bulamıyor. Filmde de "masum kız" üzerinden aslında ahirete vurgu yapılıyor.

Pan’ın Labirenti sanıldığının aksine fantastik bir filmden çok daha öte, sıradan bir hikaye ve anlatıma sahip değil.

Film hamile bir bayanın kocasının ölümünün ardından küçük kızıyla beraber yeni hayatlarına yolculuklarıyla başlıyor. Yeni hayatları yeni bir baba, büyük bir çiftlik evi hizmetçiler, askerlerle çevrili "sıkıcı" bir ortamdır. Baba bu ortamın yönetici sıfatında rütbeli bir askerdir. Tamda zalim bir yönetici olan bu adamın yanına masum kendi hayal dünyasında yaşayan, ortamı bir türlü sevemeyen küçük kızla hamile annesi de dahil olurlar. Babanın bu aileden duygusal bir beklentisi yoktur. Sadece doğacak çocuğun erkek olması ve kendi misyonunu devam etirmesini beklemektedir.

Küçük kız okuduğu kitapların etkisiyle kendi dünyasında tamamen olaylardan kopuk yaşamaktadır. Sanki geldikleri bu ortam kitap da okuduğu ortama geçit yeri gibidir. Burada keşfettiği bir labirentte Pan denilen gizemli bir yaratıkla tanışır. Pan ın ondan istediği 3 tane zorlu görevi yerine getirmek için tüm gayretini sarf eder. Öyle ki iç savaş yaşanan, çiftliğin düzeninin sürekli sarsıldığı, annesinin zorlu bir hamilelik dönemi geçirdiği, babasının faşist yönetimiyle zülm estirdiği bu ortamda o bunların hiçbirine aldırış etmeyip bu 3 görevi yerine getirmeye odaklanmıştır sadece.

Film yukarıda bahsedilen masalımsı hikayeden tamamen farklı bir film olmasına neden olacak insanı şok eden bir sonla bitiyor. Hüzünlü bir son gibi hissedilmesine rağmen bu dünyanın bir son olmadığı gerçeği bunu değiştiriyor. Bu son insanın zihninde ahiret inancıyla artık hüzünden huzura dönüşüyor.

Martyrs – (İşkence Tarikatı)

0 Comments | This entry was posted on May 29 2009
Yönetmen : Pascal Laugier Senaryo : Pascal Laugier Görüntü Yönetmeni : Stéphane Martin ,Nathalie Moliavko-Visotzky Müzik : Alex Cortés , Willie Cortés Yapım : 2008, Fransa / Kanada , 97 dk. Oyuncular : Morjana Alaoui (Anna) , Mylène Jampanoï (Lucie) , Catherine Bégin (Matmazel) , Robert Toupin (Baba) , Patricia Tulasne (Anne)

Suç kavramı filmlerde bolca işlendi. İnsan neden suç işlere farklı farklı kafalardan sesler çıktı. Çok orijinal yanıtlar veren filmlerin sayısıda sanırım baya bir çok sayılır. Martyrs da buna çok orijinal cevap bulmuş filmlerden birisi. Filmi güzel yapan sadece insanların kafalarındaki sorulara cevap verebilmesi olamaz. Çünkü kitaplar, olaylar, insanlar, dinler de bunlara cevaplar veriyor. Film i film yapan birazda bu sorunun seyirciye aktarılma tarzında saklı. Martyrs güzel yapanda hem cok sağlam cevaplar içermesi hemde bunu sunuş tarzının orijinalliğinde yatıyor. Daha henüz açılış sahnesiyle kendi atmosferine çekip alan filmleri hep çok sevdim. İlk sahnede soluk soluğu kan revan içinde çığlıklarla kaçan küçük kız sizi filmin içine çekip alıyor. Neden kaçıyor, ne oldu, bu hale neden geldi, Bunu ona yapan ne vs diye birçok soruyla sizi içine alıyor film.

Neden kaçtığı ne olduğunun ayrıntıları hemen verilmiyor. Filmin ilk başlarında küçük fotoğraf kareleri misali kesik kesik görüntülerle sorularınızı cevaplar verirken bir okadar daha film in içinde beklemeniz gereken sorular oluşuyor zihninizde. Bunlara tatmin edici cevaplar vermeyi başaran bir film Martyrs şüphesiz.

Sabah kahvaltılarıyla tanıştığımız; lüks evlerinde mutlu insan tipleri çizen ailenin gördüğümüz sert sahnelerin ardından neden geldiği biraz tuhafımıza gidiyor. Fakat sonrasında gelecek hakında planlar yapan, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan bu aile öyle bir akıbetle karşılaşıyorlar ki şok oluyorsunuz. Bu da nereden çıktı, nasıl bir psikopat bunu yapar ki diyorsunuz. Ama gene çok geçmiyor ki, asıl bu akıbete uğrayan insanlara psikopat diyeceğiniz ana geliyor. Suçlu ve mağdur yer değiştiriyorlar zihninizde.

Sonra suçuna şahit olduğumuz kişinin psikolojisine tanık oluyorsunuz, İşte burada biraz insan bunları nasıl yapara cevaplar çıkıyor. Filmde çok etkilendiğim sahnelerden biride bu anlarda geliyor. Bir kendi içinde yaşadıkları ve birde dışardan birinin gördüğü(gerçek olan) şekliyle hastalık anı çift bakış açısıyla aktarıldığı anlar. David Lynch(bilmyen için; bu tarz anlatımın babası) i hatırlatan anlar.

Filmi izlerken Siyonistlerin Filistin/Gazze deki katliamı aklıma geldi. Bunu yapan psikopatları düşündüm. Onlarda kendince haklılardı. Bizce masum kendilerince “insan bile olmayan” çocuk, kadın, sivil ne kadar insan varsa kafasından aşağı bombaları hemde kimyasal yasaklanmış kitle imha silahları kullanarak yağdıran bu insanlarda kendince haklılardı. Asıl önemli olan kendilerini haklı gösteren şeyler neler.

Bu filmdeki işkence tarikatına mensup dindarlarla, Siyonist dindarlarda kendi iman etikleri dinlerinden hareketle bunları yapıyorlar. Birisi kendinden başka tüm ırkı öldürmen yeryüzüne hakim olup kendi şeriatını kurman için gerekli bir ibadettir dediği illaha kulluk ediyor. Diğeri yani İşkence tarikatı üyeleride cevap aradıkları bir soru için bu işkenceleri birer ibadet olarak yapıyor. Yaptıkları bize akıl almaz sapıklık gibi gelirken kendileri ise bunu ibadet olarak görüyorlar. İbadet olarak gördüklerinden zaten bu vahşeti işleyebiliyorlar. Yaratıcının “sizi yalnız bana kul olasınız diye yarattım” ayeti burada çok manidar olmalı. Yalnız Allah’a kul olmayan bir insan fıtratı gereği muhakkak kul olacak başka birsürü şeyler bulacak!. Aslında sadece Allah’a kulluk etmesi gerekirken onun yaratığı herhangi bir mahlukata kul olması onu “aşığı” yapıyor.

Yönetmen bize bilinçli olarak suç işleyen tarikat üyelerini gayet normal insanlar olarak gösteriyor. Normalde bunları yapacak insanlar psikopat tipli olmaları beklenirken bunlar çok iyimser ve normal insanlar. Bu normal görünen insanların eylemleri hiç de normal değil ama. Nedeni de malum…

Gwoemu[the host] – (Yaratık)

0 Comments | This entry was posted on Kas 20 2008
Yönetmen : Joon-ho Bong Senaryo :Joon-ho Bong , Chul-hyun Baek , Won-jun Ha Yapim : 2006, Güney Kore , 119 dk. Görüntü Yönetmeni : Hyung-ku Kim Müzik : Marco Beltrami Oyuncular :Kang-ho Song (Park Kang-du) , Hie-bong Byeon (Park Hie-bong) , Hae-il Park (Park Nam-il) , Du-na Bae (Park Nam-ju) , Ah-sung Ko (Park Hyun-seo) , David Joseph Anselmo (Donald)

Kore yapımı the host klişe bir konunun nasılda sıra dışı ve etkili bir şekilde anlatıla bilineceğine çok güzel örnek filmlerden biri. Onu sıradanlıktan kurtaran özelliklerinden biri de bir felaket filmi dahi olsa politik kaygı taşıyabilmesi. Bunu canavarlı bir felaket filminde görmemizde ayniyetten ilginç. Ama sadece politik ve mesaj veren bir film olması değil onu güzel yapan. Filmde sürekli heyecan uyandıran ve tahmin edilemeyen sürprizlerle dolu olması, hem güldürüp hem hüzünlendiren hemde korkutup duygu yoğunluğu yaşatabilmesi de diğer etkenlerden.

Laboratuarda kimyasal bir maddenin Han nehrine boşaltılmasına izin veren amerikalı bilim adamı ortaya çıkacak felaket ihtimaline karşı her diktatör zorbanın sahip olacağı kaygısızlıkta davranır. Onu diktatör zorba yapan şeylerden biride bizzat vatanıdır. Çünkü o vatan kendini adeta dünyanın şefpolisi olarak görmektedir. Bu kendini beğenmişlik, kibir halide ülkede yaşayan çoğu insana sirayet etiği gibi profesörde de etmiştir. Nehre dökülmesine izin verdiği kimyasal maddenin ileride felakete sebebiyet vereceği ihtimali dahi olsa kendine bir zararı olmayacağından milyonlarca kişiyi hiç düşünmeden bencilik etmekte bir mahsur görmez.

Aradan seneler geçer ve o kimyasal atıklar nehirde yaşayan bir canlının kimyasını değiştirerek onu bir canavara dönüştürür. Masum bir çok insanın ölümüne neden olacak felaket Seoul şehrinde başlar. Nehrin hemen yanında filminde merkez aldığı, felaketi onların hallerinden biz seyirciye aktardığı ailede orada yaşamaktadır. İlkez canavarla tanıştığımız sahnede ortalığı kıyamet alanına dönüştüren canavar onca insanın arasından bu ailenin küçük kızını alıp nehirde bilinmedik bir yere kaçırıp götürür. Aile bağları çok kuvvetli olan bu insanlar küçük kızlarını umutlarını hiç kaybetmeyip canlı olarak kurtarmak için çok büyük çabaya girişirler. Bu girişimlerine şahit olan izleyicilere de yönetmen çok güzel mesajlar veriyor.

Bir felaketle yüzleşen aile bundan nasıl etkileniyor, aile bağı nedir, vatan nedir, felakete uğrayan halkına nasıl yardımcı olur. tekbir insanın benciliği nasılda binlerce insana etki eder..??.. ve bence hepsinden de önemlisi bu felaket bile böyle bir karmaşaya, çaresizliğe yol açıyorsa birde “Kıyamet saati mutlaka gelecektir, bunda aslâ şüphe yoktur.” denilen günü siz düşünün. film de bunu düşündürüyor zaten. Filmi çekenler o saati yalanla salarda(bilmiyorum belkide iman etmişlerdir) biz bakınca bunları rahatça görebiliriz..Görebildiysek, hissedebildiysek filmden alabileceğimiz en sağlam mesajı da aldık demektir..

3:10 To Yuma

0 Comments | This entry was posted on Eyl 05 2008
Yönetmen : James Mangold Senaryo :Halsted Welles, Michael Brandt Yapim : 2007, USA, 117 Dakika. Görüntü Yönetmeni : Phedon Papamichael Müzik : Marco Beltrami Oyuncular : Christian Bale (Dan Evans), Russell Crowe (Ben Wade), Ben Foster (Charlie Prince), Alan Tudyk (Doc Potter), Peter Fonda (Byron McElroy), Gretchen Mol (Alice Evans), Logan Lerman (William Evans), Vinessa Shaw (Emmy), Kevin Durand (Tucker), Johnny Whitworth (Tommy Darden)

2007 Yapımı 3:10 Yuma, 1957 yılında orijinal versiyonun yeniden uyarlaması. İlkini izlemedim ama bunu izledik ten sonra insan onu da merak ediyor. Bu kadar güzel filmin ilk hali nasıl dı acaba? Bu Filmi tarif etmek için “western” terimi çok yetersiz kalır. Ön yargıya sebebiyet vererek izleyiciyi yanıltır. Ben izlerken bu “western” filmi imiş diye izlemedim. İzlediğim “western” film kategorisinde bol geliyor zaten. Bir “western” filminin verebileceğinden çok daha fazlasını veriyor.

3:10 yuma insan fıtratındaki vicdanın, şefkatin her ne kadar kötü eylemlere bulaşmış bir insanda da olsa yok olmayacağının bir belgeseli gibi. Kötü karaktere sahip bir insanın içindeki vicdan kıpırtıları, vicdanını harekete geçirecek hikayeye şahit ve dahil olması izleyicide duygu yoğunluğu yaşatıyor. Asıl filmdeki önemli karakter ise maddi ve (geçmişinde geçirdiği bir kazayla bacağını kaybetmesi gibi nedenlerden) manevi eksikliğine rağmen cesareti, inancı ve sevgisiyle başından büyük işe cesaret etmesiyle kötü adamı dahi etkileyen kişi. Öyle bir kötü karakter ki karşısındaki; yaşarken efsaneye dönüşmüş bir kanun kaçağı, birçok cinayet işlemiş, soygun ve belaya karışmış ülkenin her tarafında duyulmuş çetenin nerdeyse ilahlaştırılmış lideri. Filimde özenle seçilmiş ve işlenmiş sağlam karakterlerden biride bu adamın kendi gibi cesur oğlu. Bu oğulda aslında o efsaneleşmiş çete liderinin büyük ve gizli hayranlarından biri. Fakat kader öyle bir bağ kurduruyor ki bu karakterlere, hayranı olduğu adamı babası 200$ karşılığında kanuna teslim etmesi, onunda babasına yardımcı olmasını gerektiriyor. Hatta kahramanının anlına tüfeği dayayarak içinde büyük çelişki yaşayacağı ana bile geliyor.

Film bir gece vakti ailenin evinin yakınındaki, içinde sermayelerini depoladıkları ahırın haydutlar tarafından yakılmasıyla açılıyor. Zaten zor durumda olan aile daha da zayıflıyor. Bir gün aile reisi baba ile oğul atlarıyla gezintideyken, büyük çetenin soygununa ve bu soygunla gelen cinayete uzaktan gizlice tanık oluyorlar. Fakat heyecanlı oğul babasının uyarılarını dikkate almayıp etrafı gözetleyen çete elemanlarından birin bakış alanına girip bu şahitlikleri tespit ediliyor. Aralarında ufak bir çatışmanın ardından efsane çete lideriyle diyaloga geçiyorlar. Aralarında geçen diyaloglar iki karakterin mizacını anlamamızda bize yardımcı oluyor. Daha sonra çete liderinin barda bir fahişe ile diyalogu ve daha sonra aile reisin güzel eşiyle olan diyalogları kötünün içindeki iyi görmemizi sağlıyor. Bana kalırsa film bastan sona bunu konu ediyor. Bu adam nasıl kanun kaçağı oldu, cinayet işledi ama içindeki iyi halen ölmedi. Bunun yanıtı da asılında asıl adam dediğimiz cesur baba, onun oğlu ve ailesinde saklı.

Film ismini, kanun kaçağını yetiştirmeleri gereken tren in kalkış saati olan “3:10” ve trenin ismi olan “Yuma” dan alıyor. Filmin final sahnesi saat 3:10 geçe yuma trenin gelmesiyle sonuçlanıyor. Sinema tarihinin kuşkusuz en güzel final sahnelerinden biriyle hemde.

Shaun of the Dead – (Zombilerin Şafağı)

0 Comments | This entry was posted on Eyl 05 2008
Yönetmen : Edgar Wright
Senaryo :
Edgar Wright, Simon Pegg
Yapim :
2004, İngiltere, 106 Dakika. Görüntü
Yönetmeni :
David M. Dunlap
Müzik :
Dan Mudford
Oyuncular :
Simon Pegg (Shaun), Kate Ashfield (Liz), Nick Frost (Ed), Lucy Davis (Dianne), Dylan Moran (David), Peter Serafinowicz (Pete), Bill Nighy (Zombi)

İnsanların korku filmi izlemesinin altında yatan sebep de aslında eğlenmek, hoş vakit geçirmektir.Korkunca eğlenileceği düşünüldüğü için izlenirler. Hiç kimse sırf korkayım diye korku filmi izlemez. İzleyemezde zaten. shaun of the dead de hem korku hemde komedi. İkisinin bir arada olduğu filmleri genelde önemsenmez. İkisi de çok tezat. İnsan korkarsa gülemez, gülerse korkamaz diye düşünülür hep. Fakat bu filmde ikisi de var. İkisinden daha çok güldürmeyi başarsa da klasik zombie filmlerine kafa tutabilecek sahneler var. Gülmekten fazla korkamasanız da çok hoş vakit geçirtebilen bir film shaun of the dead.

Konforun, teknolojinin ortalama yaşam standartlarının üstünde bir yaşama sahip olan shaun ve arkadaşları gene de tek düze bir hayat sürerler. Buna filmlerde özellikle dikkat ediyorum çünkü, İngiltere gibi batı medeniyetinin merkezinde yaşam süren insanlar genelde yaşam standardı olarak dünya ortalamasının çok daha üstünde bir hayat sürüyorlar. Fakat ne yazık hiçbir zamanda mutlu görünmüyorlar. Hayatların da olup biten yararlı veya zararlı her şeye okadar çok tepkisizler ki yaşadığı şehri zombie gelip nerdeyse herkesi öldürmüş(zombie çevirmiş veya) olmasına rağmen bunu bile fark edemeyecek kadar ilginç bir gaflet içerisindeler.

shaun her zamanki gibi sabah çalan saatle zoraki kalkıp, hazırlıklarını yapıp işe gitmek için yola çıkar. Aynı kaldırımlardan, her zaman uğradı ve her zaman aynı müziğin çaldığı markete gidip alış veriş yapıp, işine gider. Fakat bu geçtiği yerlerde herkes ya ölmüştür yada zombie olmuştur ama farkına bile varmaz. Taki evine gelip günün tümünde playstation oynayan ve asla çalışan arkadaşlarına destek olmak için “en azından ortalığı bile temizleyemeyecek” kadar tembel arkadaşının "a aa dışarıda çok garip bir kız var" demesiyle olayın farkına varırlar. Sonra haberlerle olayın büyüklüğünü anlayıp dışarı çıkıp baktıklarında tanıdıkları birçok kişi dahil çoğunun zombie dönüştüğünü görürler. Kendileri ve sevdiklerini kurtarmak için plan düşünürler. Filimin geri kalanında ise bu planlarını izleriz.

This is England

1 Comment | This entry was posted on Haz 10 2008
Yönetmen : Shane Meadows
Senaryo :
Shane Meadows
Yapim :
2006, İngiltere , 100 dk.
Görüntü Yönetmeni :
Danny Cohen
Müzik :
Ludovico Einaudi
Oyuncular :
Thomas Turgoose (Shaun) , Stephen Graham (Combo) , Andrew Shim (Milky) , Vicky McClure (Lol) , Joseph Gilgun (Woody) , Perry Benson (Meggy) , Jo Hartley (Cynthia Fields) , George Newton (Banjo)

Herkes kendi ülkesini eleştirmeye cesaret edemez. İngilterede 2006 nın en iyi bağımsız filmi seçilen This is England bunu yapıyor ama. Bir milliyetçi doğruluğunu yanlışlığını sorgulamadan genelde her konuda kendi tarafını tutar. Kendi ülkesinde bir Türkle turistin kavgasına şahit olan bir milliyetçi olayı anlamadan gidip yabancının üstüne atlayacak, onu suçlayacaktır. Oysa yaratıcının insanları uluslara,milletlere ayırmasının ana hikmeti “tanışma isteği uyandırmak,iletişim kurdurmak” olduğunu söylüyor.

Film, henüz 12 yaşında başrol oyuncusu delikanlının bir okul günü başına daha o küçük yaşta kaldıramayacağı türden aşağılanma, dışlanma gibi haksızlıklara maruz kalması ile açılıyor. Annesiyle yaşayan, babasını savaşta kaybeden bu çocuk, babasının olduğunda her şeyin daha yolunda gittiğini, bulundukları yerden taşınmak istediğini annesine söyleyerek milliyetçiliğine neden olacak sebebi de anlamamızı sağlıyor. Yani özünde baba sevgisi.

O kötü geçen okul gününde kendisine destek çıkan kişinin punkçı arkadaşlarının arasına katılmak, kendini bir yerlere ait hisettmek ister. Bunun içinde tabi belli şartları yerine getirmesi gerekir. Saçlarını kazıtıp, büyük bir postal ve paçası postalını gösterecek sekil de sıyrılmış bir kot pantolonu bulur. Onların gitti partilere gidip, cigara tüttürüp alkol kullanıp kendisine birde flört edeceği(yaşından baya bir büyük) kadın bulur. Bulmak istemese bile o ortamda zaten bir kadın illaki çıkıp geleceği de malüm….

Bu katıldığı arkadaş grubuna hepse girip çıkan eski üyesi tekrar döndüğünde kutuplaşma yaşanır. Kutupların belirlenmesinde filmin-başröl-oyuncusu-çocuk ise babasının onurunu korumak adanına hapishaneden çıkan kişinin grubuna geçer. Çünkü babası İngiltere için canını vermiştir ve oda ingiltere için milliyetçilik yapması gerektiği fikrini edinir. Artık milliyetçilik değilde ırkçılığa kaçak şekilde olaylar gelişir.

 

Filmin bir sahnesinde filmin-başröl-oyuncusu-çocuk parti den flört etiğiyle, ortamdan uzak bir yere giderler. Kız çocuğa yaklaşıp istersen beni öpebilirsin der. uzun bu öpüşmenin ardından istersen tekrar yapalım teklifi gelir ve ikinci kez daha bir uzun ve şehvetle öpüşürler. simdi istersen göğsümü de eleyebilirsin der..ve böyle devam eder. Ahlaksızlığa giden yolun nekadar da basit olduğunu fark ettiren bir sahneydi bu. Zinanın kendisinden önce ona yaklaşmanın yasaklanması da çok manidar olduğunu anlamamızı sağlayan bir sahne…

Bu sahneden bahsetmişken benzer bir sahnede şu; Bu ırkçı ve punkçı arkadaş grubu mahallelerindeki sahibi cezayirli olan bir marketi soyarlar. Buradan bir doğum günü partisi için ihtiyaç duyulan erzakları çalarlar. Parti evine geldiklerinde ellerindekileri dağıtırken, filmin-başröl-oyuncusu-çocuğun flört ettiği bayana grubdan biri porno dergisi uzatır. Flörtüne bunu verdiğini gören arkadaşına ise çocuk “olm onun zaten memeleri var, ihtiyaç duyarsa kendisininki açıp bakar” diye çok komik bir tepki verir.

Alkol, uyuşturucu gibi ahlaksızlıklara batıp kendi içindeki devrimi yapamadan ülkelerin de devrim yapma istekleri girdikleri yoldaki sonun hüsran olacağının işaretiydi zaten. İnsan illa bir inanç taşımalı, kendine bir ilah seçmeli. Bu milliyetçilik olur, din olur, nefsi olur, kadın olur, para olur… ama illaki birşeyler olur. Allah bunu her insanın fıtratına zorunlu bir ihtiyaç olarak koymuştur. Tek ilah olarak Allah seçilmezse bunun yerine çok daha basit şeyler araya girer. Allah dan başka ilah olmadığı düşüncesi 124.000 küsür peygamberin ilk söylediği şeydi zaten. Allah ın kulların dan istediği en temel emir bu. Diğer emirler hep bundan türemiştir. Filmde de görüldüğü üzere punk , ırkçılık gibi ideolojilerin temelinde Allah inancı yoksa sonucu hüsrandır. Filmin sonundaki o müthiş sahnede zaten bunun delili. O sahneyi filme koymaya herkes cesaret edemez, bu yüzden ve genel olarak bu filmle yönetmen takdiri fazlasıyla hak ediyor.